Arşivler

Ne Böyle Sevdalar Gördüm, Ne Böyle Ayrılıklar

Bir yoğunluk ve yorgunluktur gidiyor. Şiirler küskün bir kenarda bekliyor. Sonra yazarım dediğim o güzelim konular, hisler, hatıralar her gece benimle yatağa uzanıyorlar,  Gece yarıları onlarla uyanıyorum. “Bir gün gelirde unuturmuş insan en sevdiği hatıraları” der ya şair; o öylece deyip dursun. Unutulmayacak nice hatıralar var ki, koynumda taşıyorum, taşıyoruz. Sonra yokluyorum şiir sandıklarını; karşıma İlhan Berk çıkıyor. 

NE BÖYLE SEVDALAR GÖRDÜM NE BÖYLE AYRILIKLAR

Ne zaman seni düşünsem
Bir ceylan su içmeye iner
Çayırları büyürken görürüm

Her akşam seninle
Yeşil bir zeytin tanesi
Bir parça mavi deniz
Alır beni

Seni düşündükçe
Gül dikiyorum ellerimin değdiği yere
Atlara su veriyorum
Daha bir seviyorum dağları.

foto:magpak

Aşk Bitti

Musul’da bir okulda genç bir hocamız kek getirdi. Kendi elleriyle yapmış. Özlemişlik mi, yoksa açlığım mı anlamadım. O kek bana ayrı bir lezzet verdi. Üstelik sabah iyi bir kahvaltı yapmıştık. Gurbetin tam ortasında, inişlerin çıkışları, garipliklerin yaşandığı bir şehirde yani Musul’da kek yemek bana Mecidiyeköy’de bir simitçide yediğim simitleri yerken yaşadığım duyguları hatırlattı.

Aşk Bitti

Bir aşk nasıl biterse öyle bitti bu aşk da
Uzun bir hastalık gibi
Aralıksız dinlediğim alaturka bir fasıl gibi
Gökyüzüne bakmayı, dostlara mektup yazmayı
Çiçekleri sulamayı unutmuşluğum gibi
Bitti.
Bir aşk nasıl biterse öyle bitti bu aşk da
Yürümeyi yeniden öğrenen felçli bir çocuk gibi
Sokağa çıkmalıyım şimdi ve çoktandır
İhmal ettiğim dostlara yeni bir adres bırakmalıyım
Pencereleri açmalı, kitapları düzenlemeliyim
Belki bir yağmur yağar akşama doğru
Yarıda bıraktığım şiirleri tamamlarım
Aşk da bitti diyordu ya bir şair
Aşk bitti işte tam da öyle
Ahmet Telli

Foto: magpak

Hüzün – Cansın Erol

Hüzün zaman zaman deli dalgalarla gelir
Gönlümün kıyısına vurur
Aşınan kayalar gibi ruhum
Yorgun, suskun öylece durur
Islak kumlara yazılmış hikayeler
Ummana karışır silinir yavaş yavaş
Her dalga ömrümden bir şeyler koparır
Ağır, ağır sönen gönlüm
Sakin koyları özler
Son kum tanesi olana kadar
Hüzün zaman zaman deli dalgalarla gelir
Gönlümün kıyısına vurur
Son kum tanesini alana kadar

Cansın Erol

Kuzgun – Edgar Allan POE

Yazamıyorum bahanesi arkasına sığınmıyorum. İnadına yazmıyorum zaten diyemem. Hayatın kendi bestesini bize farklık makamlarda söyletirip duruyor. Bu bestelerden farklı fikirler, duygular çıkıyor: Acı, intikam, aşk, yokluk gibi. Hayat işte..

KUZGUN

Ortasında bir gecenin, düşünürken yorgun, bitkin
O acayip kitapları, gün geçtikçe unutulan,
Neredeyse uyuklarken, bir tıkırtı geldi birden,
Çekingen biriydi sanki usulca kapıyı çalan;
“Bir ziyaretçidir” dedim, “oda kapısını çalan,
                      Başka kim gelir bu zaman?”
 
Ah, hatırlıyorum şimdi, bir Aralık gecesiydi,            
Örüyordu döşemeye hayalini kül ve duman,
Işısın istedim şafak çaresini arayarak
Bana kalan o acının kaybolup gitmiş Lenore’dan,
Meleklerin çağırdığı eşsiz, sevgili Lenore’dan,
                      Adı artık anılmayan.
 
İpekli, kararsız, hazin hışırtısı mor perdenin
Korkulara saldı beni, daha önce duyulmayan;
Yatışsın diye yüreğim  ayağa kalkarak dedim:
“Bir ziyaretçidir mutlak usulca kapıyı çalan,
Gecikmiş bir ziyaretçi usulca kapıyı çalan;
                      Başka kim olur bu zaman?”
 
Kan geldi yüzüme birden  daha fazla çekinmeden
“Özür diliyorum” dedim, “kimseniz, Bay ya da Bayan
Dalmış, rüyadaydım sanki, öyle yavaş vurdunuz ki,
Öyle yavaş çaldınız ki kalıverdim anlamadan.”
Yalnız karanlığı gördüm uzanıp da anlamadan
                      Kapıyı açtığım zaman.
 
Gözlerimi karanlığa dikip başladım bakmaya,
Şaşkınlık ve korku yüklü rüyalar geçti aklımdan;
Sessizlik durgundu ama, kıpırtı yoktu havada,
Fısıltıyla bir kelime, “Lenore” geldi uzaklardan,
Sonra yankıdı fısıltım, geri döndü uzaklardan;
                      Yalnız bu sözdü duyulan.
 
Duydum vuruşu yeniden, daha hızlı eskisinden,
İçimde yanan ruhumla odama döndüğüm zaman.
İrkilip dedim: “Muhakkak pancurda bir şey olacak;
Gidip bakmalı bir kere, nedir hızlı hızlı vuran;
Yatışsın da şu yüreğim anlayayım nedir vuran;
                      Başkası değil rüzgârdan…”
 
Çırpınarak girdi birden o eski  kutsal günlerden                                           
Bugüne kalmış bir Kuzgun pancuru açtığım zaman.
Bana aldırmadı bile, pek ince bir hareketle
Süzüldü kapıya doğru hızla uçarak yanımdan,
Kondu Pallas’ın büstüne hızla geçerek yanımdan,
                      Kaldı orda oynamadan.
 
Gururlu, sert havasına kara kuşun alışınca
Hiçbir belirti kalmadı o hazin şaşkınlığımdan;
“Gerçi yolunmuş sorgucun” dedim, “ama korkmuyorsun
Gelmekten, kocamış Kuzgun, Gecelerin kıyısından;
Söyle, nasıl çağırırlar seni Ölüm kıyısından?”
                      Dedi Kuzgun: “Hiçbir zaman.”
 
Sözümü anlamasına bu kuşun şaşırdım ama
Hiçbir şey çıkaramadım bana verdiği cevaptan,
İlgisiz bir cevap sanki; şunu kabul etmeli ki
Kapısında böyle bir kuş kolay kolay görmez insan,
Böyle heykelin üstünde kolay kolay görmez insan;
                      Adı “Hiçbir zaman” olan.
 
Durgun büstte otururken içini dökmüştü birden
O kelimeleri değil, abanoz kanatlı hayvan.
Sözü bu kadarla kaldı, yerinden kıpırdamadı,
Sustu, sonra ben konuştum: “Dostlarım kaçtı yanımdan
Umutlarım gibi yarın sen de kaçarsın yanımdan.”
                      Dedi Kuzgun: “Hiçbir zaman.”
 
Birdenbire irkilip de o bozulan sessizlikte
“Anlaşılıyor ki” dedim, “bu sözler aklında kalan;                
İnsaf bilmez felâketin kovaladığı sahibin
Sana bunları bırakmış, tekrarlıyorsun durmadan.
Umutlarına yakılmış bir ağıt gibi durmadan:
                      Hiç -ama hiç- hiçbir zaman.”
 
Çekip gitti beni o gün yaslı kılan garip hüzün;
Bir koltuk çektim kapıya, karşımdaydı artık hayvan,
Sonra gömüldüm mindere, sonra daldım hayallere,
Sonra Kuzgun’u düşündüm, geçmiş yüzyıllardan kalan
Ne demek istediğini böyle kulağımda kalan.
                      Çatlak çatlak: “Hiçbir zaman.”
 
Oturup düşündüm öyle, söylemeden, tek söz bile
Ateşli gözleri şimdi göğsümün içini yakan
Durup o Kuzgun’a baktım, mindere gömüldü başım,
Kadife kaplı mindere, üzerine ışık vuran,
Elleri Lenore’un artık mor mindere, ışık vuran,
                      Değmeyecek hiçbir zaman!
 
Sanki ağırlaştı hava, çınlayan adımlarıyla
Melek geçti, ellerinde görünmeyen bir buhurdan.
“Aptal,” dedim, “dön hayata; Tanrın sana acımış da
Meleklerini yollamış kurtul diye o anıdan;
İç bu iksiri de unut, kurtul artık o anıdan.”
                      Dedi Kuzgun: “Hiçbir zaman.”
 
“Geldin bir kere nasılsa, cehennemlerden mi yoksa?
Ey kutsal yaratık” dedim, “uğursuz kuş ya da şeytan!
Bu çorak ülkede teksin, yine de çıkıyor sesin,
Korkuların hortladığı evimde, n’olur anlatsan
Acılarımın ilâcı oralarda mı, anlatsan…”
                      Dedi Kuzgun: “Hiçbir zaman.”
 
“Şu yukarda dönen gökle Tanrı’yı seversen söyle;
Ey kutsal yaratık” dedim, “uğursuz kuş ya da şeytan!
Azalt biraz kederimi, söyle ruhum cennette mi
Buluşacak o Lenore’la, adı meleklerce konan,
O sevgili, eşsiz kızla, adı meleklerce konan?”
                      Dedi Kuzgun: “Hiçbir zaman.”
 
Kalkıp haykırdım: “Getirsin ayrılışı bu sözlerin!
Rüzgârlara dön yeniden, ölüm kıyısına uzan!
Hatıra bırakma sakın, bir tüyün bile kalmasın!
Dağıtma yalnızlığımı! Bırak beni, git kapımdan!
Yüreğimden çek gaganı, çıkar artık, git kapımdan!”
                      Dedi Kuzgun: “Hiçbir zaman.”
 
Oda kapımın üstünde, Pallas’ın solgun büstünde
Oturmakta, oturmakta Kuzgun hiç kıpırdamadan;
Hayal kuran bir iblisin gözleriyle derin derin
Bakarken yansıyor koyu gölgesi o tahtalardan,
O gölgede yüzen ruhum kurtulup da tahtalardan
                      Kalkmayacak – hiçbir zaman!

Edgar Allan  POE    Çeviri : Ülkü TAMER

Seninle Başladım Bitsin Seninle – B. Karakoç

Seninle başladım bitsin seninle
Bitsin seninle aşk mektupları
Seninle başladı, bitsin seninle
Ve gün be gün, ben seni düşünürüm.
Sen benim herşeyimsin ey sevgili.

Rüzgarlara ezberlettim türkülerimi,
Ben hep uzaklara türkü yazarım
Sılamsın, sevdamsın, sabır taşımsın
Kalemim adından başka ad yazmaz
Bu kütükte başka bir ad okunmaz

Narına nuruna kurban olduğum
Seven sevdiğinden asla yakınmaz
Ben sevda bölüğünde kıdemli bir askerim
Terhis olsam gidecek bir yerim yok
Yüreğimden başka silah taşımam
Bütün adresleri iptal ettim
Benim senden özge gerçek yarim yok.
Sen benim herşeyimsin ey sevgili

Ben rol gereği aşık değilim
Deme bu garibin benimle işi ne
Aşkım beni teşhir eder, Sesim içime saklanır
Aklanırsa adım, seninle aklanır.
İstersen durmadan adres değiştir,
Gözlerimi bağlasalar da bulurum seni.

Ben, türkülerde tanıdım Fizan’ı, Yemen’i
Anlasam ki sesim sesine değmiştir,
Bütün gemileri yakar gelirim.
Bu bir taahhüttür; sına beni
En deli rüzgarların öüne sür, bulut-bulut,
Bir yerde yanlış yaparsam adımı unut.
Son kurşunu kendime sıkar gelirim.

Bir et kemik torbası değilim ben
Bir hasar raporu değil yazdığım
Bir aşk mektubudur ey sevgili,
Kızıl-kıyametten önce
Ve görmek için bakmaya gerek yok
Her dilde güzeldir senin adın
Meydanlar sarsılır sen ortaya çıkınca
Yeter ki görecek göz, göz olsun.

Velhasıl uzun sözlere hiç gerek yok
Dil hicabından lal olmalı seni anarken
Ey benim tabibim, tacidarım
Gündönümüdür ben seni bekliyorum……..

foto: magpak Şair: Bahattin Karakoç

Babalar Hep Kendi Ardına Saklanır – M.Coşkun

Babalar hep kendi ardına saklanır
Gizli gizli gözyaşı biriktirirler akşamlarında
Herkesin uyuduğu vakitlerde
Bilirim ki uzaklarda
Yapayalnız bir çocuk düşer aklına
..
Geceye yakılan gizli bir ağıttır
Saklı kalan gözyaşları.
 
İsimsiz bir mezar taşıdır artık
hiç yaşanmayan
Akşamları masa başlarında
İlk aşk ki o hiç paylaşılamayan
Ve bıyıkları yeni terleyen gençliğimizin
İlk düşüncesidir anlatılamayan.
Temizlemek için gündüzleri bile siyaha boyanmış dünyaları
Hiçbir zaman göğsüne yaslanıp uyuyamamaktır
Resimlerde kalmış bir babanın.
 
Babalar hep kendi ardına saklanırlar
Ve sadece çocukları bulur onları…

foto: mağpak Şair: Melih Coşkun

Vedâ Zamanı – A. U. Çam

Bir Veda Zamanıdır Şimdi, Umutsuzluğa Direniş Bitti,
Bahar bitti, ümit soldu gönlümde
Hep hazan, hep hazan oldu ömrümde
Hakka ‘ Merhaba! ’
dostlar ‘ Elveda! ‘ olsun
giderken son sözüm de
 
Bir veda zamanıdır, …geldi gayri
Her güzel şey gibi umut da bitti
Artık sevinin, sevinin şimdi
Eski hatıra oldu,
….
Şair: Ahmet Ünal ÇAM – Foto: mağpak

Araz – Kahraman Tazeoğlu

” Yalnızım çünkü sen varsın. ”

“gel” desen gelirdim
gittiğin uzakta bendim
dağ gibi bir ihanetten düştüm
bu kendime son gelişim

ölümbaz öpüşler kusuyorum ceplerime
kendimi suçüstü yakalıyorum
ve kentsizliğimin isimsizliğini
Araz’a uyak düşüyorum
gözlerime senden düşler sürüyorum
ıslak bileklerim kan bayramına yatıyor
bana en büyük tehdit yine ben oluyorum

sonra bir durağa yaslanıyorum
sonra bir kente
ve sen gidiyorsun
ben kanıyorum
diyorlar ki; kendini dinleme , hiçbir şey söylemiyorsun.
oysa “gel” desen gelirdim biliyorsun.!

bu kentte her yağmur kendini ağlar
aklıma düşsen yalnızlık oluyorum
ağzımdaki uykudan öpmüyorsun nicedir
nerde kime üşüyorsun
artık kendini yakan bir ateşim
kendimize birbirimizden düşler yapamıyoruz
şimdi boş duraklara yaslanıyorum
boş kentlere
oysa “gel” desen gelecektim..

bir gözlerin vardı ,
gözyaşım kaldı..
bir yüreğin vardı ,
hatıran kaldı..

bir sözlerin vardı ,
sitemin kaldı..
bir hayat aşkın vardı ,
gitti yarım kaldı..

son bir acım vardı..
oda sensiz kaldı..
ah.! bu canım güllere yandı ,
sensiz nefes aldı..

inan , yalan değildi..
bir rüya gibiydi..
bitik yüreğimde ,
acısı kaldı..

dön nasıl kimle nerdeysen ,
dön beni biraz sevdiysen ,
dön yüreğimde hasret ,
çaresiz kaldım..

yeni utançlar biriktiriyorum eski günahlarıma
cüzamlı ruhlar cehennemine gidiyorum ben
kirli sözlerimi temize çekme
gözlerim ihanete ihbar taşıyor
kuşkulu bir cinayeti fısıldıyor kaşlarına
sözü namluna sürmelisin şimdi
en yaralı yanımdan vurmalısın beni
çünkü uçmak düşmeyi göze almaktır..
susuşuna kan döküyor gözlerim
sen gözüne çiğ kaçtı sanıyorsun..

oysa bilmelisin Araz’ım
kimsenin içi görünmez
ve hiç bulamadıklarını
asla yitiremezsin
bak şimdi aramızda sessiz kalıyor
söylenecek bütün sözler..

her sabah akşam oluyorsun
alnından ellerine damlıyorsun
yüzündeki yağmurla iniyorsun kente
içine dert oluyorsun kentin
dışına yağmur
yüreğinde dağılıyor kristal şehirler
duvarların kan öksürüyor
ve sen
başkalarının gözlerini
yüzümde aramamayı öğreniyorsun
beni bir durağa yaslıyorsun
beni bir kente
gidiyorsun
oysa “gel” desen gelecektim..

biliyorum Araz’ım
insan kendini bulmamalı, hep aramalı
gittiğin yerden başlıyorum öyleyse
gece cinnetlerimi de alıp yanıma

denize bakmayı bilmeyenler
bir gün mutlaka boğulur
işte bundandır gözlerinden kaçışlarım

ömrümden düşürdüğüm sol anahtarlarına takılıyorum hep
ve hayat yüklü kamyonlar geçiyor üstümden
hadi bana en militan kelimelerle saldır
batır içime cümlelerini
beyhude bir dehşet bırak bana
hakediyorum..

gizlilikten ölmek üzere olan bir akrep sızıyor içime
can kaybından ölüyorum..
kırılır mı bilmem hüznümde taşıdığım kin ,
kinim kendime ,
susuşum sana
küsüşüm tüm dünyaya..

üstü kalsın ihanetimin
“gel” desen gelecektim..

son bir acım vardı..
oda sensiz kaldı..
ah.! bu canım güllere yandı ,
sensiz nefes aldı..

inan , yalan değildi..
bir rüya gibiydi..
bitik yüreğimde ,
acısı kaldı..

dön nasıl kimle nerdeysen ,
dön beni biraz sevdiysen ,
dön yüreğimde hasret ,
çaresiz kaldım..

içine her düşen ,
kendi keşfi sanıyor seni..
oysa sen melekleri bile kıskandıracak kadar kendinsin..
ve kendini acıtmak istiyorsun..
ama güller kendine batamaz bilmiyor musun ?
gel mi diyorsun ?
herkes kendi baktığını görür ,
peki hayatın rüzgarında kime yelkeniz..
kıpırdamadan duramayız bir aşk boyu..
hadi en kanadığımız yerden susalım.
” gel ” desen gelirdim..
” git ” dedin gittin..

aşka..
rüzgara..
ayrılığa..
zamana..

eyvallah..

Şair: Kahraman Tazeoğlu

Foto: mağpak

Sus Yorumu – Zeynep Özge

Gurbetine dilenci niyetinde el açan sözleri..

Mızıkasından sevda sesleri çıkan birkaç iyi niyetim..
Ve kollarında saç ölüleri birikmiş çıplak nefesim…

Sesine tutturulan türküyle aldın beni berine
Halbuki beklemek yanlısıydım
Gelmemek için direnirken, gölgesine beni alan’ı ‘umud’um sandım
Rivayet edilir ki sen bana çokça ihanet buyurmuşsun
Koynunda benden bi’haber yılan ıslaklığında hain geceler uyutmuşsun
Demedin ki yalnızım, alnımdaki yazgıdan meçhul
Demedin ki yaslıyım, ötemdeki senden meçhul
Yani, biz olmayı dilerken kendini ben’siz bulmuşsun.

Konuşabilirdik, ama dillerin suskunluğunca
Dillenebilirdik, sessiz bir ustalıkla
Ama
Sen benden daha beter bir el’in avucunda
çizgilerin kırık notasıyla
aşk’a dair izler aramaya yeltendin
suçlusun
yum bütün kirpiklerince g/özünü
yum ki içinden ölüm rotalı kıpırdanışlar çıkmasın.

Bağbozumu ümitlerin kan sayfasına dökülüşünce
Kendimize dair soluklanışlar aradım
Yol boyu gizlenmek adına, adımlarımı bahar’ın hafifliğine doğradım
Kehribar hüzünlerin fotoğrafında yokluğumuza bir yer bakındım
Köprü altı karanlıklarınca koştum, tökezledim
Alnımdan garip terler intihar ettim
Bazen diz boyu mayınlarla korkakça dalga geçtim
Ne için, kim için
Hangi sebep ve hangi hâd ile?!
Kendimi düşününce bil/in/dim de
seni düşleyince
Bil/e/medim
Biz / için diyemedim.

Sırtımda ağaran yükün farkındayım
Ellerim ki göğe açılan bir çift aval
Şimdi, kaideyi bozmak adına bir istisna bilesem dişlerimce
Dilimin doğurganlığına kısırlık düşer
Sonra nasıl susarım?!
O vakit bana da ince bir rüzgarın teninden
Gırtlağıma lâl bir avaz
Kendime de bozkırdan bir a/yaz girdirmek düşer
Düşünsene, ben susmazsam eğer
Kim seni kendiliğinden, kendine armağan eder?!

Fukara isteklere bel bağlanmıyor
Kaldı ki, ben o kadar cesaret ehli değilim
Sensizliğime mektuplu bir günde
Dünüme ağlayacak kadar gözyaşı ezberleyemedim
Hay Allah!
Ne kadar da tembelim..
Yoksa ben mi çok’um bu yoklukta?
Ben miyim yokluğun yüz/süz/ü yoksa?
Yokluğunca şiir eskitsem de perdeleri tarayan rüzgar efendiliklerinde
Benden başka bir matem bekleme
Say ki,
Sana ağlayacak bir çift göz budalası hiç olmadı
Say ki yanağımdan süzülen saçlarım senin ellerinle hiç taranmadı
Benim kadar unutmaya meyil et biraz
O hiç hatırına koyamadıklarını!
Öğreniyorum işte
Hiç olmamış gibi yaşamayı
Aklımın bilmem kaçıncı tozlu rafına hatıraları mıhlamayı
Seni yokluğunla var saymayı
Söylenmemiş sözlerini kendimce kılıflayıp, kulağımda çınlatmayı
Filintası kör bir bıçak olan o intihar girişimlerinden kendimi soyutlamayı
Deniyorum işte
Bu kadar derin bir mevzudan sağ çıkmayı.

Çok fiyakalı bir dönülmezin yolcusuyum
Senden ve benden fi tarihinde bahsedilmiş gibi yapabilecek kadar umutsuzum
Şimdi çekiliyorsam eğer, kalan birkaç güzelce’nin sus yorumuyum…

şair: Zeynep Özge

foto: magpak

Nokta Noktam – Rıza Akkoyunlu

Dün bir dosttan, uzun bir mektup aldım

Beni anlatmış sana ve sen ona
“Unuttum artık onu” demişsin.
Hem bu sözü gülerek,
Medar-ı iftihar ile söylemişsin.
Unutamazsın Nokta Noktam
Unutamazsın!
Çünkü; unutmak için
önce unutulmak gerek
Oysa ki sen,
Hala bende esen,
Eski kavak yelisin.
Unutamazsın…
Kan değil, tüküremezsin,
….
Unutamazsın Nokta Noktam
Unutamazsın!
Seninle biz, halâ bir kabukta
İki badem içi gibiyiz.
Baharsın; kokacaksın
Güneşsin; yakacaksın.
Sabah yatağım kadar rüyâ dolu
Sabah yatağım kadar sıcaksın
Unutamam
Unutamazsın!
Şimdilik bu kadar.
Öbür mektubuma daha diyeceklerim var
Darılma bana, gücenme sakın
Ankara günlerinin bembeyaz ufkundan
Binlerce selam sana.

Bahar başladı nokta noktam
Ankara’da bahar, veriminde toprak ana
Aylar var ki sana tek satır yazamadım
Oysa ki şimdi mevsim bahar
Ötüşlerde adın, kokuşlarda tadın var
Artık yazmalıyım.
Takvime baktım bu sabah,
ayrılalı beş ay olmuş.
Düşün ki Nokta Noktam
Beş ay denilen nesne tam yüz elli gün eder.
Bunca uzun ayrılıksa;
İnan bana Nokta Noktam
İnsanı, herşeye küskün eder.
İnan bana… Dargınlığım herkese
Ve tek hasretim sana
Düşünüyorum…
Aşıklar pazarına çıkan yolu düşünüyorum.
Bu yolun sağında yükselen
Her geçişinde penceresinden tebessümler gelen
Bahçesinde iri yedi veren,
kayısı gülleri açan evi düşünüyorum.
Bir türlü gelmiyor düşüncelerimin ardı
Ablan yanımda çorapsız gezerdi,
Baş örtüsüz annen.
Düşünüyorum… Bu mevsimde baban,
Her akşam bir yerine iki içerdi.
Miyoplaşınca gözleri “Şair, iç be oğlum
bahar dişidir doğurur” derdi.
Bahar başladı Nokta Noktam.
Ankara’da bahar,
Gönül ufkunda yağmur bulutları
Cennet olsa artık sevmiyorum
Sevmiyorum sensiz baharı…

Sen; ey yirmidört baharın en güzel süsü!
Sen; ey mutlu günlerimin mutlu türküsü!
Sen; ey ilk yaz akşamları kadar güzel çocuk!
Sen; ey altın gözlerinin hisli dünyası!
Ölümsüz bir yolculuk yaratan
Sen; ey çıplak bir hançer gibi!
Boylu boyunca gönlümde yatan
Sen; ey herşeyim olan herşey!
Son mektubunda söz verdin
Tut diyorsun, unuttum
Unut diyorsun, unutmak mı???
Güneş tekrar doğmayı unutabilir mi hiç?
Gönül ferman dinlemez sözü unutulabilir mi hiç?
Sen; ey mutlu günlerimin mutlu türküsü!
Sen; ey herşeyim olan herşey!

Bu gece Yılbaşı…
Başkent’de kar yağıyor Nokta Noktam
Başkentte kar ve tütüyor gözlerimde
Küllenmiş bir mangal gibi hatıralar
Başkent’de kar yağıyor, başkent’de kar…
Bu gece yılbaşı.
Bilirsin ki Nokta Noktam
Yılbaşında hesaplanır
Çoğu zaman insanların yaşı.
Bu gece yılbaşı…
Tokmaklarında yirmi dört hece
Eğilip üstüme sessizce
Şehrin kule saati
Bilir misin Nokta Noktam?
Bilir misin, bilir misin ne dedi?
“Şair, kutlu olsun, yaş otuz yedi.”
Ve bir el saçlarımdan tutarak
Kalbimi sana kadar sürükledi.
Bu gece yılbaşı, başkent ayakta
Çalınan Tuna dalgaları komşu plâkta.
Ne de kıvrak bu vals havası
Başladı yine gönlümün
On yıl evvel ki kanaması
Ne günlerdi o günler cancağızım
Ne günlerdi…
Sen, on yedisinde sevgilerin sisinde
Başı duman duman bir kız.
Ben, yirmi üstünde
Gönlü gördüğü her güzelliğe nişanlı
Öylesiye bir şair, öylesiye bir delikanlı.
Ne çabuk geçti zaman.
Hey gidi Dünya hey…
Bu gece yılbaşı
Dışarıda kar yağıyor ve tütüyor gözlerimde
Küllenmiş bir mangal gibi eski hatıralar
Köşede bir kırlent, kırlentde bir resim.
Bartın’da bahar.
Elimle yapmışım
“asma köprüsünden” Kocanaz deresi
Sağda, orta okul
Okulda, çocukların sesi.
“Çakır beylerin” elma bahcesi.
Derede kayık, dümende ben.
Küreklerde sen.
Hava berrak, hava ılık
Hava temiz
Ve sularda sarmaşan gölgemiz
Bu gece yılbaşı, başkent ayakta
Çalınan Tuna dalgaları değil artık
komşu plâkta.
Gönlüm bu diyardan çok çok uzakta.
Dışarıda kar yağıyor.
Dışarıda kar ve tütüyor gözlerimde
Küllenmiş bir mangal gibi
Eski hatıralar…
Şair: Rıza Polat AKKOYUNLU

foto: magpak

Yaşım İlerledikçe – C. Sıtkı Tarancı

 

Yaşım ilerledikçe daha çok anlıyorum
Ne büyük nimet olduğunu ah ey güzel gün
Boş yere üzülmekte mana yok, anlıyorum
Kadrini bilmek lazım artık her açan gülün
Şükretmek türküsüne daldaki her bülbülün
Yanmak da olsa artık aşk ile yaşıyorum

foto: magpak

Üzülme – Mevlâna


Üzülme!..

Dert etme can!..
Görebiliyorsan, dokunabiliyorsan,
nefes alabiliyorsan, …yürüyebiliyorsan…
Ne mutlu sana!…
Elinde olmayanları söyleme bana…
Elinde olanlardan bahset can!…
Üzülme!..
Geceler hep kimsesiz mi geçecek?..
Gidenler dönmeyecek mi?..
Yitirdiğin her ne ise; bir bakarsın yağmurlu bir gecede..
Veya bir bahar sabahında karşına çıkmış…
Bil ki! Güzellikler de var bu hayatta…
Gel Git’lerin olmadığı bir hayat düşünebilir misin?..
“Hüzün olgunlaştırır” …
“Kaybetmek sabrı öğretir”…

                                                                            Hz. Mevlana